top of page
camdaki-muhur-banner_edited.jpg
camdakimhuru.png

Eserin ilk 5 ya da 9 bölüm önizlemesini okuyanlar aşağıya yorum bırakabilirler

Kod 0 | Camdaki Mühür | 0 Noktası

İnsan zihni, zamanı düz bir çizgi sanma yanılgısıyla yaşar. Oysa kader; safran kokulu dehlizlerde, ceylan derisi parşömenlerin üzerine asırların efsunlu mürekkebiyle işlenmiş dairesel bir algoritmadır. Bizler hayatın gürültüsünde kör birer labirentte yürüdüğümüzü düşünürken; sistem kendi kusursuz geometrisini sessizce tamamlar. Akşamın geceye dönmüş zehir karanlığında penceremizi tıklatan simsiyah bir karga, tam beşte duran antika bir saat ve mekanizmanın kalbine gizlice kazınmış o tekinsiz üç harf, bizi sadece unuttuğumuz o “0 noktasına” geri çağırmaktadır.

 

Bu kitap; ruhun korunaklı odalarından çıkıp fırtınanın tam ortasında kalmayı göze alanlar, her şeyi kontrol edebileceği yanılsamasından sıyrılıp kendi içindeki o paslı çiviyle yüzleşen arayışçılar için kaleme alındı. Kadim Vedik metinlerin sarsılmaz matematiğinden, mitolojik savaşçıların onurlu çöküşlerine ve evrensel nizamın o kıldan ince terazisine uzanan mistik bir dehliz burası.

 

Bilgi, çift taraflı bir neşterdir; kesiği derindir ama ışık tam da o yaradan içeri sızar. Arjuna’nın oku gibi tek bir odağa kilitlenmeye ve camdaki o mühre dokunmaya cesaretiniz varsa, sayfaları çevirin.

 

İçeride zaman sizin için durdu. Ama dehlizin karanlığında ilerlerken sakın unutmayın:

 

“Bu sahnede kim olursan ol; meydanda sadece ilahi nizamın çarkı döner.”

 

Sümbül Gazel

  • LinkedIn
  • Instagram
  • Youtube

Dışarıda, hırçın bir yağmur ve şiddetli şimşekler yerini ıslak bir karanlığa bırakmıştı. Şöminedeki odunların çıtırtısı dışında evde çıt çıkmıyordu. Dışarısı derin bir sessizlikteydi. Masamın başında, yeni kitabımın notları arasında dalıp gitmiştim. Ateşin turuncu aydınlığı duvarda tuhaf gölgeler yaratırken, bir an için kendi gölgemin yanında yabancı bir hareketlilik fark ettim.

 

Ateşin titremesinden kaynaklanan sıradan bir yansıma değildi bu; duvarda benimle birlikte bekleyen, bana ait olmayan ikinci bir karaltı vardı.

 

Bakışlarımı yavaşça cama çevirdiğimde o sesi duydum: Tık.Tık.Tık

 

Cama normalden çok daha büyük bir karga konmuştu, pençeleriyle mermeri kavramış, tüyleri ıslanmaktan simsiyah bir zırh gibi parlıyordu. Karga, başını hafifçe yana eğip direk gözlerimin içine baktı. Bir hayvanın rastgele bakışı değildi bu; sanki benden bir onay bekler gibi otoriter ve sarsıcı bir derinliği vardı. Ürkütmüştü beni

 

Telefonun sesi, o tekinsiz sessizliği bir bıçak gibi parçaladı. Arayan, ormandaki evimde bu inziva alanını bilen sayılı kişiden biriydi. Yarın gün doğarken yola çıkacağını ve sabah burada olacağını bildirmek için aramıştı. Yarın sabahki o erken kahvaltı için sözleşip telefonu kapattım.

 

Arkama döndüğümde karga gitmişti; karanlığın içinde iz bırakarak yok olmuştu. Camın üzerinde tam o gaga darbelerinin vurduğu yerde çamurlu, ıslak bir iz kalmıştı. Cama iyice yaklaşıp bu garip lekeyi inceledim. Ok işaretiydi… Rastgele bir leke olamayacak kadar simetrik bir formdaydı. Karga pencereme ok mu çizmişti yani. Birden ok ‘un işaret ettiği yere baktım. Okun ucu duvarımda ki antika saati gösteriyordu. Saate baktım saat durmuştu. Bu saat normalde tıkır tıkır çalışırdı. Ailemden kalmıştı bana. Çocukluk anılarım vardı bu saatte. Saat tam beşte de durmuştu. Ok’un hemen yanında birbirini dik kesen ya da eğri bir t harfine benzeyen bir şeyler daha vardı ve işaretlerden aşağıya doğru çamur akmıştı tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım. Karga ok çizerek saati göstermiş olamazdı heralde ! diye düşündüm. Otomatik bir refleks ile kolumda ki saate baktım saat akşamüstü on sekizdi

Dışarıda ki yağmur iyice şiddetlenmiş şimşekler çoğalmıştı. Şimşeklerin parıltısı odayı anlık beyazlıklarla aydınlatıyor, gök gürültüsü ormanın derinliklerinde sarsıcı bir yankı bırakıyordu. Yağmur camı kırbaçlarcasına döverken, ben evin içindeki o tatlı sıcaklığa ve şöminenin yatıştırıcı çıtırtısına sığındım. Ateşin ruhuna… Dışarıdaki bu doğa kaosuna rağmen, içimde sarsılmaz bir huzur ve dinginlik vardı. Gecenin geri kalanını bu düşüncelerle geçirip bu tuhaf işareti ve karganın bakışını sabahki, buluşmaya saklayarak erken uyumaya karar verdim.

 

Sabahın gri ışıkları, geceden beri hız kesmeyen yağmurun puslu perdesiyle odaya sızıyordu. Dışarıda, ıslanan toprağın o taze ve ağır kokusu, şömineden yayılan odun yanığı kokusuyla mutlak bir uyum içindeydi. Kapı tıklandığında, gecenin tekinsiz anılarından sıyrılıp gerçekliğe döndüm.

 

Kapıyı açtığımda, arkadaşım dışarıdaki kurşuni havaya inat, yüzünde neşeli bir parıltıyla içeri süzüldü. Elinde, yağmur suyundan ıslanmış, taze çiçekler vardı; çiçekleri çok sevdiğimi biliyordu sanki dışarıdaki fırtınadan değil de bahar güneşinden kopup gelmiş gibiydi. Üzerindeki vizon rengi, ipek karışımlı ince dökümlü elbisesi ve omuzlarına attığı zarif fildişi şalıyla, her zamanki o sade ama iddialı zarafetini koruyordu. O, hayatı teknik analizlerle değil, yaşama sevinciyle karşılayan, astrolojinin sembolik dünyasından çok uzak somut gerçekliğin neşesine inanan o ılımlı ruhlardandı.

 

“Bu yağmurun durmaya hiç niyeti yok,” dedi şemsiyesini kenara bıraktı. Sesi evin içindeki şömine çıtırtısı kadar yatıştırıcıydı.

 

Mutfaktan yayılan taze kahve kokusu eşliğinde kahvaltı sofrasını hazırlamaya başladık. O, tabakları yerleştirirken bir yandan da hayatındaki o yeni, tarif edemediği hareketlilikten bahsediyordu. Hareketlerinde bir kaygı yoktu; daha çok, karşısına çıkan ve mantığıyla çözemediği bir bilmecenin yabancılığı içindeydi. Kahvelerimizi alıp masaya oturduğumuzda, bakışlarındaki o tanıdık ama bu kez daha derin olan anlam arayışını fark ettim.

 

“Normalde bu konulara mesafeli durduğunu biliyorum,” dedim, fincanımdan yükselen buhara bakarak. “Seni bu sabah, bu fırtınanın ortasında buraya getiren ve bu kadar meraklandıran şey ne olabilir acaba ? Gerçekten sadece basit bir fikir alışverişi mi?”

 

Gülümsedi, ama bu kez gülümsemesi biraz daha düşünceliydi. Yeni biriyle tanışmıştı. “Biliyorsun, hayatı akışına bırakırım. Ama bu sefer öyle olmadı. Karşımdaki kişi o kadar ham, o kadar durdurulamaz bir enerjiye sahip ki… Onu çözemiyorum, ne olduğunu anlayamıyorum. Koç burcu olduğunu öğrendiğimde kendimi bir anda bu sistemi anlamaya çalışırken buldum.”

 

Geriye yaslandım. Pencerenin pervazındaki o çamurlu izi örten perdeye kısa bir an gözüm kaydı. Pekala dedim sakin bir sesle. “Konuşalım. Ama şunu bilmelisin; bir sistemi anlamak, sadece birkaç burç yorumu okumaya benzemez. Bu, bir yapıyı temelinden incelemektir. Kahvaltımızı yapalım, sonra bu ilk patlamanın, o saf iradenin kodlarına yavaş yavaş giriş yaparız.

 

Yağmurun cama vuran ritmik sesi altında, hayatın sıradan sohbetinden kadim bir sistemin derinliğine giden o ince köprüyü kurmaya başlamıştık.

Arkadaşımın bakışları bir anlığına pencerenin pervazındaki o tuhaf, çamurlu lekeye takıldı. Kaşlarını hafifçe çatarak tam ağzını açmıştı ki, fincanımdan bir yudum alıp bakışlarımı kaçırdım.

 

Bu da ne ? Dışarıda bir şey mi oldu? diye sordu merakla.

 

Dudaklarımda fincanla bir an duraksadım. Zihnimde gecenin o tekinsiz sessizliği yeniden canlandı. Arkadaşım hafifçe öne eğilip yüzüme bakınca kendimi toparladım.

 

Önemli bir şey değil, boş ver dedim geçiştirerek. “Hadi, çıkalım biraz yürüyelim. Yağmur durdu, temiz hava ikimize de iyi gelir.”

 

Üzerimize kalın hırkalarımızı alıp dışarı çıktık. Evin yanından akan çayın coşkun sesi, gece boyu ıslanmış çam iğnelerinin ve toprağın o taze, geniz yakan kokusuna karışıyordu. Hava serindi; her nefes alışımızda ciğerlerimize o nemli orman saflığı doluyordu. Islak toprağın üzerinde, çayın akış yönüne doğru sessizce ilerledik.

 

Durduğumda ona döndüm.“Hadi, sor bakalım sorularını. Zihnindeki o karmaşayı çözelim”

 

Bakışlarını akıp giden suya sabitleyerek sordu: Gerçekten anlamıyorum…. Bu Koç burçlarının en belirgin, en sarsılmaz özellikleri nedir?

 

Çayın sesine karışan ses tonumla anlatmaya başladım

 

Vedik sistemin kadim metinlerinde, özellikle Brihat Parashara Hora Shastra’da Koç, yani Mesha, sistemin sıfır noktasıdır. O, evrenin ilk büyük patlamasındaki saf iradedir. Koç’un en belirgin ama en az bilinen özelliği, aslında dünyanın en korunmasız çocuksu masumiyetine sahip olmasıdır. Şimdi beni iyi dinle dedim

 

 

Kod 1 | Kuşun Gözü | Tek Odak

 

Drona, Mahabarata destanının savaş ustası ve hocasıdır. Bir gün öğrencilerini eğitirken ağacın dalına ahşap bir kuş koyar ve o kuşu gözünden vurmalarını ister Her öğrencisini sırayla yanına çağırır ve tuzak soruyu sorar

Neyi görüyorsun?

Ağacı görüyorum, seni görüyorum, kardeşimi görüyorum gibi cevaplar alır. Sıra Arjunaya gelir.Büyük usta Drona Arjunaya sorar : Neyi görüyorsun?

Arjuna cevaplar: Kuşun gözünü görüyorum.

Drona yine sorar: Peki, ağacı görüyor musun? Arjuna cevaplar:

Hayır hocam sadece kuşun gözünü görüyorum.

Bu büyük savaşçı Drona’nın çok hoşuna gider ve der ki “fırlat okunu”. Arjuna okunu fırlatır ve kuşu gözünden vurur.

 

Koç burcunun o bazen seni çileden çıkaran halleri, aslında bu tek odaklılıktır. O, hedefe yani o anki gerçeğine kilitlendiğinde senin nezaket beklentilerini, toplumsal maskeleri, ağacı, dalları veya gökyüzünü görmez. O sadece kuşun gözünü görür. Bu bir bencillik değildir. Aradaki her şeyi yok eder ki hedefine ulaşabilsin.

 

Onda toplumsal maske bulamazsın. O, Kala Purusha’nın yani evrensel zamanın başıdır. Bu yüzden Koç, aslında Mars’ın en etik savaşçısıdır; ama onun savaşı başkalarıyla değil, kendi iledir. Çoğu kişi onu bencil sanır, oysa o sadece ben varım diyen saf Agni’ dir, yani kutsal ateştir. Onun o durdurulamaz sabırsızlığı aslında bir çocuk enerjisi saflığıdır.

Kontrol İlizyonu

 

“Onun bu fıtratı doğasının en saf halidir. Bir strateji kurmak, bir yalanı inşa etmek veya bir manipülasyonu yönetmek; zihinsel bir vakit ve dolambaçlı bir enerji gerektirir. Oysa Koç’un doğası düz bir çizgi üzerindedir; onun enerjisi tek odaklıdır. Tıpkı destandaki gibi; Arjuna sadece kuşun gözünü görür, ne orman ne de dallar vardır onun için.”

 

“Sen karşındaki kişide bir kötülük arıyorsun ama aslında sadece bir doğa olayı izliyorsun,” dediğim anda gökyüzü sanki ortasından yırtıldı.

 

Saniyeler içinde ormanın sağır eden gürültüsünün ortasında kalmıştık. Yağmur kurşun gibi üstümüze iniyordu; saniyeler içinde göz gözü görmez olmuştu. “Hadi koş!” diye bağırdım ama sadece yağmur değil, rüzgârın şiddeti de sesimi alıp uzaklara taşıyordu. Şiddetli fırtınanın tam ortasında kalmıştık.

 

Eve girmemiz üç dakika bile sürmezdi ama rüzgâr ve yağmur ilerlememizi engelliyordu. Arkadaşımla kol kola girmesek bizi uçurabilirdi. Kırmızı toprak ayaklarımızın altından jilet gibi kaymaya başlamıştı ve bizi yürütmüyordu. Bir tuzağın ortasında kalmış gibiydik. Arkadaşım koşmaya çalışırken kaygan toprağın üzerinden kayarak yere yığıldı. Bir an ayağının kan içinde kaldığını gördüm; bu arbede içinde ayağı kaymış, keskin bir kaya parçasına çarpmıştı ama benim asıl korkum rüzgarın bizi hemen yanımızdan geçen dereye sürüklemesiydi. Hiç güvende değildik. Biz ilerlemek için hamle yaptığımızda çamur ayağımızın altından kayıyor, rüzgâr bizi geriye geriye atıyordu. Ayağımdaki ayakkabıları hızla çıkarıp attım , arkadaşımı yerden bütün gücümle kaldırdım ve kendimi ileri attım.

 

Evin ana merdivenlerinden çıkmış, giriş kapısına kadar gelmiştik. Tam kapıyı açmak üzereydim ki rüzgâr uçan bir şeyi suratıma çarptı ve ıslaklığı ile yüzüme yapıştı. Bu sadece bir peçeteydi. Can havliyle suratımdan aldım; saniyeler içinde peçetedeki beşgene benzeyen bir şekli ve o an tam okuyamadığım “tadas” gibi kırmızıyla yazılmış yazıyı görmüştüm. Peçete çok ıslaktı ve benim de hamlemle yırtılmıştı. Yine de yazının bir kısmını okumuş olmamın verdiği o garip dürtüyle, neden yaptığımı bilmeden peçeteyi suratımdan alıp cebime koydum.

 

Zor olsa da eve girebilmiştik. Olduğumuz yerde üzerimizdekileri çıkarıp yere bıraktık. Hemen üst kata çıkıp havlu ile alelacele ayağını sardım ve arkadaşıma hemen pijama getirdim. Çok üşümüştü; ayakları hem buz gibiydi hem de çamur içindeydi. O kadar korkmuştu ki titriyordu. Strese girmişti ve haklı olarak ağlamaya başladı. Üstümüzü değiştirmiştik ama fırtına o kadar şiddetliydi ki evin açık pencerelerini amansızca çarpıyordu. Koşarak pencereleri kapattım, pencereden giren yağmur yerleri ıslatmıştı. Güvendeydik ama bir savaştan çıkmış yaralı savaşçılar gibiydik.

 

Hemen yarayı temizleyecek şeyler getirdim. Arkadaşım hâlâ ağlıyordu. Yeni tanıştığı kişiyle olan sorunları onu strese sokmuş, işin içinden çıkamamak sinirlerini bozmuştu, yine çocukluğunda ki acılara gitmişti.

 

“Böyle yağmurlu bir gündü, hem de tam böyle ayağımı kesmiştim kanlar içinde eve koştum ama benimle ilgilenecek kimse yoktu, o kadar umurunda değildim ki kimsenin..…” cümlesini tamamlayamadan hıçkırıklara boğulmuştu. Sesi dışarıda ki sağanak yağış ile yarışıyordu. Bir insanın bu kadar derin acısını görmek bu dünyada yaşayabileceğim en büyük kabuslardan biriydi. Gözyaşlarıma hakim olamıyordum durmam ve onu sakinleştirmem gerekiyordu ama kendimi durduramıyordum.

 

Her şey üst üste gelmişti; ona sorarsanız şu an evren ona saldırıyordu. Kesik derindi ama hastaneye gidemezdik; hem şehre çok yakın değildik hem de fırtına, ağaçları kökünden sökecek kadar şiddetliydi. Yarayı temizleyip sarmaya çalışıyordum ama parmaklarım buz gibi olmuştu ve elimdeki sargı bezini bile tutmakta zorlanıyordum, ellerim titriyordu, çok kokmuştum. Hâlâ ıslaktık; apar topar kurulanmaya çalışsak da tam olarak kurulanmaya fırsat bulamamıştık. Yarası derindi, çok kan akıyordu; kanın durması için acilen temizlenmesi ve sarılması lazımdı. Kesik tam bileğindeydi. Zorlanmıştım ama bir şekilde sarmıştım yarayı.

 

Kanı durdurmak için kesiği sıkmak gerekiyordu bu yüzden iki çift çorap verdim hemen, “Çorapları üstüste giy ve sargı bezinin üstüne kadar çek hemen,” dedim. Dediğimi yaptı. Hemen bir ağrı kesici kapıp geldim ve içirdim. Şömineye odun atıp hızlıca çay koydum. Bütün bu olup bitenler sanki on beş dakika içinde yaşanmamış da saatlerdir fırtınayla boğuşuyormuşuz gibi bizi hırpalamıştı. Fırtınanın ortasında kaldığımızda, sanki okyanusun tam ortasında, kasırgada savunmasız kalmış küçük bir balıkçı kayığının içindeydik.

 

Dışarıdaki sağanak yağış ortalığı yıkıyordu; pencereden baktığımda gördüğüm manzara ürkütücüydü. Dere taşmış, sel her yeri götürüyordu ama biz iyiydik; sıcaktaydık ve korunaklı bir alandaydık. Biraz sakinleşmiştik. “Tamam geçti, her şey yolunda, güvendeyiz,” dediğim anda arkadaşım yine ağlamaya başlamıştı. Korkmuştum ama durumu toparlamak zorundaydım.

 

Ağlamasını kesip, “Hatırlıyor musun, fırtına kopmadan önce bana ne dedin?” diye sordu.

 

Hatırlamadığımı söyleyince, “Son söylediğin şeyi gerçekten hatırlamıyor musun?” derken “gerçekten” kelimesini bastırarak sordu. Hayır, dedim; insan stres anında bazı şeyleri unutabiliyordu. Hafıza Merkür’dür; Merkür’ün stres altındaki çalışma prensibi zekâ ya da akılla değil, yaşamın doğasıyla ilgilidir. İstediğin kadar zeki ol, stres altında unutman olağandır. Evet, unutmuştum; evrensel yasaların kendine has bir çalışma prensibi olduğunu bir kez daha düşündüm.

 

Arkadaşım, “Dedin ki; sen karşındaki kişide bir kötülük arıyorsun ama aslında sadece bir doğa olayı izliyorsun. Sen bunu dediğin anda fırtına koptu,” dedi. “Sanki fırtınayı biz çağırmıştık!”

 

Güldüm ve “Bu da mı bizimle ilgili yani?” dedim. O da gülmüştü. “Bak, sana bir şey anlatacağım, iyi dinle beni,” diyerek söze başladım.

 

“Mahabharata savaşının kökeninde iki kuzen grup vardır: Pandavalar, yani Arjuna ve kardeşleri; bir de Kauravalar amca çocukları ve kuzenleri. Aslında krallık Pandavaların hakkıdır ancak Kauravalar hileli bir zar oyunuyla her şeylerini ellerinden almış, kadınlarını aşağılamış ve onları on üç yıl sürecek bir sürgüne mahkûm etmişlerdir. Pandavaların sürgünü bitince, barışçıl yolla yaşamak için sadece 5 (५) köy istemişler ama Kauravalar “İğne ucu kadar bile toprak vermeyeceğiz” demişlerdir. Sonunda savaş, adalet için kaçınılmaz hale gelir.

 

İki ordu karşı karşıya geldiğinde Arjuna, dünyanın en büyük savaşçısı olmasına rağmen duraksar. Krishna ise onun arabacısı ve rehberidir. Krishna, destana göre Tanrı’nın yeryüzündeki tezahürüdür. Arjuna tam savaşı başlatacağı zaman karşıya bakar; gördüğü şey düşman değil, kendi dedesi Bhishma, hocası Drona ve çocukluk arkadaşlarıdır. Elleri titrer, o efsane yayı Gandiva elinden düşer.

Şöyle der: “Onları öldürerek kazanacağım bir krallık, kana bulanmış bir ekmekten farksızdır. Bu savaşın sonu yıkımdır, ben bu günahın parçası olmak istemiyorum.”

Arjuna’nın bu insani ama onurlu çöküşü karşısında Krishna gülümser ve o meşhur Bhagavad Gita öğretisine başlar.

Krishna der ki: “Arjuna, üzüldüğün o insanlar için kederlenme. Ne senin, ne benim, ne de bu kralların var olmadığı bir zaman hiç olmadı. Hepimiz hep vardık ve var olmaya devam edeceğiz. Sadece bir elbise değiştiren ruhu öldüremezsin. Bu savaş senin egonla başlamadı; bu, Dharma’nın, yani kozmik adaletin yerini bulma anıdır. Sen bu sahnede sadece bir oyuncusun. Onlar yaptıkları haksızlıklar ve kendi karmaları nedeniyle zaten manen öldüler. Sen kılıcını çeksen de çekmesen de zamanın ruhu onları zaten bu meydandan silecek. Sonuçtan özgürleş; senin görevin savaşmaktır, sonucun ne olacağına karar vermek değil. Olayı kişiselleştirme, sadece bir araç ol. Bırak evren senin üzerinden aksın.

 

Kod 2 | Tanrı’nın Şarkısı

 

Arjuna tam savaş meydanının ortasında yere çöküp, “Eğer bu savaşın sonunda sadece ölüm ve yıkım varsa neden savaşayım?” dediğinde; işte o zaman Krishna bu değerli sözü söyler:

 

“Karmany evadhikaras te ma phalesu kadacana.”

 

Yani, “Senin hakkın sadece eylemedir, sonuçlarına asla.”

 

Arkadaşıma dönerek devam ettim: “Yeni tanıştığın bu adamın seni aramamasına üzüldüğünü biliyorum. Eylemi sen seçebilirsin ama sonucunu belirleyen binlerce kozmik faktör vardır; zaman, diğer insanların karması, senin kendi karman, doğa yasaları… Aynen bugün yakalandığımız fırtına gibi. Sonuç ve bu kadar etki sadece seninle ilgili değil. Evren sana düşman değil; her sebebi kendine bağlamak ve sonuçları oldurtmaya çalışmak insanın kibridir.

 

Eğer sonucu ince ince hesaplamadan, o an kendine göre en doğru olanı, yapılması gerekeni yaparsan, yani Dharmanı yerine getirirsen, eylemin kölesi olmaktan kurtulursun. Sen o kişiyle iletişim kurma hakkına (eylemine) sahipsin ancak onun sana döneceği, seni seveceği veya seninle görüşeceği üzerinde hiçbir hakka sahip değilsin. Her şeyi kontrol etmeye çalışmak insanın en büyük illüzyonudur ve kurtuluşa giden yolda ayağındaki en ağır prangalı zincirdir.

 

Kalktım, şömineye iki odun daha attım. Arkadaşım söylediklerime odaklanmış, pürdikkat beni dinlemişti. Hali benim için üzücüydü; onu çocukluğundan beri tanıyordum. Neşeli görüntüsünün altında gizli bir hüzün taşıyordu ve bu hüzün onun peşini asla bırakmıyordu. En ufacık bir engelde çocukluğu dağ gibi dikiliyordu önünde; terk edilme ve yalnız kalma korkusunu bir türlü aşamıyordu.

 

“Sen onun sessizliğini bir terk edilme ya da kendi yetersizliğin zannediyorsun,” diye devam ettim. “Senin o Koç burcuymuş dediğin adamın bir anda o buz gibi sessizliğe gömülmesi senin güzelliğinle ya da hatalarınla ilgili değil; bu, evrensel saatin içindeki bir dişlinin dönmesidir. Ateş parlar ve sonra kendini küle çevirir. Ateşin kendi külüne küstüğü nerede görülmüştür? Bu sadece ateşin doğasıdır. Sen o sessizliği üzerine bir hırka gibi giyip kendine acı üretiyorsun. Oysa o sessizlik o adamın içindeki Ketu uçurumudur. O adamın ruhu o an ‘yokluk’ frekansına geçtiyse, sen dünyanın en parlak güneşi olsan da o seni göremez; çünkü o an onun evreninde ‘görmek’ diye bir eylem yoktur. Ketu göremez ki…”

 

Sustum. Bakışlarımı şöminenin korlarına çevirirken bir anlığına kendi içime döndüm; zihnimin o henüz kimsenin ayak basmadığı kuytu köşelerine saptım. Söylemediğim, söyleyemediğim şeyler vardı. Koç enerjisinin gölge yanı; o dışa dönük, spot ışıklarını üzerine çekmek isteyen hırçın doğası; narsist eğilimlerle birleştiğinde nasıl da yıkıcı bir güce dönüşüyordu… Bu “ekstravert” maskenin arkasına saklanan benlik duygusunun, farkında bile olmadan etrafındaki kaç ruhu ezip geçtiğini, kaç kalbi darmadağın ettiğini düşündüm. Ama hayır, karşımda duran bu kırılgan kalbe bunu anlatmanın ne yeriydi ne de zamanı. Bu ağır yükü onun omzuna bırakamayacaktım elbette.

 

Çaylarımız bitmişti, onları tazeledim. Fırtına hız kesmeden devam ediyordu. Şöminemiz evin içini güvenli bir sıcaklıkla sarmıştı; dost gibiydi ateş, bize ayak uyduruyordu. Arkadaşım ağlamayı kesmiş, bana odaklanmıştı. Üzgün görünüyordu, bu durum onu sarsmıştı; yalancı sevinç gösterilerinin arkasına saklanmayı bırakacak kadar üzülmüştü. Sessizleşmişti, konuşmama devam etmemi bekliyordu.

 

“Doğayı kontrol edemiyoruz, hatta kendimizi bile kontrol edemiyoruz,” dedim. “Sağlıklı yaşamıyor, spor yapmıyor, özensiz ve rastgele yaşıyoruz ama her nedense başka insanları kontrol edebileceğimize dair delirmişçesine bir inancımız var. Çocuğumuzu, arkadaşımızı, iş arkadaşlarımızı, çalışanlarımızı, sevgilimizi, eşimizi… Herkesi işte.

 

Bu, insanın en büyük karanlığıdır. Yıllardır her fırsatta söylerim: İnsanın en büyük düşmanı kendisidir. Kim bize kendimize verdiğimiz zarardan daha büyük bir zarar verebilir ki? Bizi bizden kim kurtaracaktı? Elbette yine kendimiz. Ama nasıl kurtaracaktık kendimizi? Elbette yaşam amacımız olan Dharmamızı bilerek.

 

Peki, Dharmamızı nereden bilecektik? Sorunun gözbebeği tam da buydu: Elbette işaretleri ve ışığı takip ederek.”

Yazarın Notu | Doğum

Koç Burcu ateşin saf hali ile başlar; dünyaya Mars ile doğarız. O, evrenin giriş kapısıdır, anne rahmidir. Rahimden çıkmadan hemen önce kozmik alandayızdır; bu Ashwini’dir. Sonra rahimden çıkarız; bu Bharani’dir ve dünyaya doğarız. Koç Burcu’nun birinci yöneticisi Mars, ama diğer yöneticisi ise Ketu’dur. Ketu ruhani alandır.

Saf irade (Koç), eninde sonunda “hiçliğe” (Ketu) teslim olmak zorundadır. Koçun o durdurulmaz enerjisi bir anda buz gibi bir sessizliğe bürünüyorsa bu bir bitiş değil; ruhun dünyadan elini eteğini çekip kendi derinliğine dalma anıdır. O an ateş sönmemiştir; sadece kor olmuş, içine, özüne dönmüştür.

 

“Krishna, Arjuna’ya der ki; “her şey seninle ilgili değil.”

 

Anlıyor musun canım benim, her şey seninle ilgili değil. Bazen insanlar ruhsal alana çekilirler ve hele ki bu Koç burcuysa, o keskin çocuksu çıkışlarının ardından aynı şiddetle içe dönecekleri zamanlar olacaktır; bu onların doğasıdır. Bak dışarıdaki fırtınaya, ona gücümüz yetiyor mu? Bu da doğaya aittir, aynı şeydir. Kozmik sistem bir bütündür. Evren senin düşmanın değil bebeğim, tamam mı?” dedim. Başını salladı ve güldü birden. “Ne oldu?” dedim. “Albert Einstein gibi konuştun,” dedi. “O da ne demek?” dedim. “Einstein’ın ünlü sorusu var ya; evren sana düşman mıdır dost mudur?”

 

Bir anda ikimiz birden kahkahayı basmıştık.

 

Gece boyunca yağmur camları dövmeye devam etti. Elektrikler çoktan kesilmişti; bizi birbirimize bağlayan şey şöminenin titrek ışığıydı. Koç’un o sarsıcı dürüstlüğünden, Ketu’ nun o derin yalnızlığına kadar aklımıza takılanları konuşmuştuk.

 

Kargaların çığlık çığlığa sesleriyle uyanmıştık. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte fırtına, sanki tüm öfkesini geceye bırakmış gibi yerini duru bir sessizliğe bıraktı. Orman, üzerine çöken o ağır nemle birlikte yeniden uyanıyordu. evimin yanından geçen çay, taşmış bahçeler su altında kalmış, komşumun evinin çatısının bir kısmı çökmüştü.

 

Arkadaşım, yorgun ama zihni berrak bir şekilde yola çıkmak üzere hazırlandı. İlk işi hastaneye gidip ayağına baktırmaktı.

 

Gülümsedi, bu kez bakışları çok daha emindi. En azından artık fırtınada nereye sığınacağımı biliyorum dedi.

 

Onun arabası orman yolunda gözden kaybolana kadar bekledim. Sonra içeri girip o sessiz eve döndüm. Perdenin arkasındaki o çamurlu iz hala oradaydı; çözülmeyi bekleyen bir kod gibi, sessiz ama sabırla.

 

Orman yolunda arabasının arkasından el sallamamın üzerinden sadece birkaç gün geçmişti. O gece şömine başında konuştuğumuz saf irade ve Ketu’ nun hiçliği kavramları, belli ki arkadaşımın zihninde hızla somut birer karşılık bulmuştu. Sözleştiğimiz gibi, bu kez şehrin o eski kütüphanesinin sessiz avlusunda, asma yapraklarının gölgesinde buluşmak üzere masadaki yerimi almıştım. Havada, bir kaç gün önceki o hırçın fırtınanın yeryüzüne bıraktığı taze, ıslak bir toprak kokusu vardı. Ancak bu kez karşımda, o sırılsıklam ve panik halinde ki kadın değil; kendi içsel tesisatını görmek isteyen, daha meraklı bir yol arkadaşı oturuyordu.”

Elementlerin Savaşı

Eski bir kütüphanenin yanı başındaki o sessiz avluda, dalları masamıza kadar uzanan asmanın gölgesinde buluşmuştuk. Çorabını sıyırdı ve bana ayağına atılan dikişleri gösterdi. Acısı hâlâ vardı; ama yalnız büyümenin bir çocuğa öğrettiği en acı deneyim şikâyet etmemekti, şikâyet etmiyordu. Bunu saklasa bile içindeki çocuk yine de şefkat istiyordu.

“Off… Çok dikiş atmışlar,” dedim. “Hayır ya, çok değil” dedi. Gittiğin piknik de sana iyi gelmiş dedim .” Evet çok eğlenceliydi” diye cevap verdi ve kapattı konuyu.

 

Günlerdir yağmur devam ediyordu. Havadaki nemli toprak kokusu, az önce duran yağmurun ardından gelen taze bir nefes gibiydi. Arkadaşım, elindeki eski seramik kupayı iki avucuyla kavramış, derin düşüncelere dalmıştı. Onu çok uzun yıllardır tanıyordum; beraber büyümüş, beraber düşmüş ve her ilerleyişimize, her tökezlememize şahitlik etmiştik. Aramızdaki bu bağ, astroloji haritalarının çok ötesinde, yaşanmışlığın getirdiği o sessiz anlayışla sabitlenmişti.

“Bazen düşünüyorum da,” dedi kupasından bir yudum alıp uzağa, bahçenin sonundaki yaşlı ağaca bakarak. “Bu Koç erkeği hayatıma girmeden önce dünyam ne kadar düzenliydi. Kendi küçük, güvenli çemberimde dönerken, bir anda hayatıma sanki dev bir volkan fırlatıldı. Her şey yerle bir oldu.”

Hâlâ üzgündü. Ona ne kadar anlatırsam anlatayım, ruh kendi deneyimlemeden duymayı reddediyordu sanki. Masanın üzerine dökülen gün ışığı, seramik fincanın kenarında altın bir çizgi oluşturuyordu.

 

“Çünkü hayatına giren sadece bir karakter değildi,” dedim. “Hayatına giren, senin haritandaki o uykulu Ateş elementinin bizzat kendisidir. Bazen sistem, içimizdeki eksik parçayı tamamlamak için bize fırsatlar yaratır.”

 

 

Kod 3 | Element Dengesi

 

“İşte bu tam da Koç etkisidir,” dedim masadaki bir dilim keki işaret ederek. “Bak, bu kekin içindeki şeker de bir elementtir. Az olursa tadı olmaz, çok olursa bayar. İnsan hayatı da böyledir. Haritanda Ateş elementi azsa harekete geçmekte zorlanır, hep başkalarının seni itmesini beklersin. Sende hep Ateş eksikti. Kararlar alır ama harekete geçemezdin; spora başlar, üç gün sonra devam edemezdin. Neşen olsa bile coşkun hep sınırlıydı; Ateş’e ihtiyacın vardı.”

 

“Yani kendi iç dinamiğimiz element dengesi için yeterli değilse, bu etkiyi dışarıdan mı almalıyız? Bu da mı bir kod?” dedi.

 

“Evet,” diye vurguladım. “Bu da bir kod. Koç gibi hayatına yoğun bir Ateş girdiğinde o durağanlık biter. Eğer bu enerjiyi yönetemezsen yakar; ama dengelersen seni hayallerine taşıyan o itici güç olur. Sen içindeki Ateş’i kontrol etmeyi öğrendiğinde, dışarıdaki Mars artık seni yakamaz; sadece sana ışık olur.”

 

Avlunun üzerindeki asma yaprakları akşam rüzgârıyla hışırdarken, arkadaşımın gerginliğini parmak uçlarında görebiliyordum. Hâlâ not defterine, sanki hayatı ona bağlıymış gibi tutunuyordu. Masadaki boş fincanı kenara itip ona doğru eğildim.

 

“Bu konu sende statik bir gerginlik yaratmış. Sürekli analiz etmek, zihni bir labirente hapseder. Şimdi bu defteri kapat. Üç gün sonra sahil şeridi boyunca uzanan o sessiz kasabaya doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Biraz deniz havası, biraz açık yol… Hem yolda sohbetimize daha geniş bir perspektiften devam ederiz.”

 

Gideceğimiz yeri duyduğunda gözleri parlamış, yerinden zıplamıştı. “Tamam, otel işi bende,” dedi sevinçle. Kendinden çok emindi; bunu söylerken bir bildiği var gibi söylemişti. Ayrıntıya girmedim. “Peki,” dedim, “otel işi sende.”

 

“Bavulunu hazırla ama bu sefer içine ne koyacağına dikkat et.”

 

Gözlerini kısıp hafifçe gülümsedi. “Yine mi bu konu?” dedi. Yıllar önce bir kış gezisi için dağ köyüne giderken bavuluna sadece en ince yazlık elbiselerini doldurduğu o gün gelmişti aklımıza. O dondurucu soğukta restoranda tir tir titrerken ona ceketimi verdiğim anı hatırlatıp aynı anda kahkahayı patlattık. O zamanki o çocuksu plansızlığı şimdi yerini derinliğe bırakıyordu ama neşemiz hâlâ aynı saflıktaydı.

 

“Ne gezisi bu birdenbire?” diye sordu, gülüşünü toparlamaya çalışarak. “Yine bir şeylerin peşindesin, değil mi?” dedi.

 

“Yeni bir kitap serisi üzerinde çalışıyorum,” dedim bakışlarımı uzak ufka çevirerek. “Biliyorsun, ben bir konuyu yazmadan önce onun en derin katmanına kadar inerim. Sadece kitaplar yetmez; o konunun ruhunu sahada, yaşayan insanların arasında hissetmem gerekir. Hem biraz araştırma yapacağım hem de senin bu Marsiyen yükünü biraz denize dökeceğiz.”

 

Üç gün sonra sabah, güneş henüz binaların arasından tam yükselmemişken buluştuk. Arabanın pencerelerini sonuna kadar açmış, sahil yolunun o uçsuz bucaksız maviliğine doğru direksiyon kırmıştık. Yan koltukta oturan arkadaşımın duruşunda bile bir hafifleme vardı. Rüzgâr saçlarını dağıtırken, yüzündeki o savunmacı ifade yavaşça çözülüyordu.

 

Sahil yolunun kıvrımları bizi; denizin hırçın dalgalarının neredeyse masaların ayaklarına çarptığı, kireç boyalı duvarları ve asırlık zeytin ağaçlarıyla kuşatılmış salaş bir balıkçı lokantasına çıkardı. Burası; her şeyin olduğu gibi göründüğü, lüksün yerini samimiyetin aldığı o nadir, organik duraklardan biriydi. Arkadaşım, üzerindeki keten beyaz gömleği ve rüzgârda uçuşan turkuaz şalıyla az önceki yolculuğun hafifliğini hâlâ üzerinde taşıyordu. Şal bir kadına ancak bu kadar yakışabilirdi.

 

“Çok yakışmış bu şal sana,” dedim.

“Tamam, senin olsun,” dedi.

 

“Ama sana yakışıyor, bana değil,” dedim. Dün gittiğin piknik eğlenceli geçmiş anlaşılan dedim bir kez daha. Başını evet der gibi keyifle salladı ama yine devamını getirmedi.

 

Gözlerindeki o yeni uyanan berraklık; masanın üzerindeki közlenmiş biberlerin ve taze kekik kokulu zeytinyağının yanına ne kadar da yakışıyordu. Dikkatim arkadaşımın ayağına kaydı; dikişleri aldırıp yola çıkmıştık ama hâlâ pansuman yapılırken sürülen tentürdiyodun paslanmış, kirli kırmızı rengi —pas kırmızısı— ayağındaydı.

 

Tam o sırada masanın üzerinde duran telefonu, o huzurlu sessizliği yırtan bir ısrarla titremeye başladı. Önemli bir iş teklifi için arıyorlardı ama arkadaşım doğru düzgün konuşmadı bile. “Hı hı, hı hı…” diyerek geçiştirdi ve kapattı telefonu.

 

“Bu işi ciddiye almayacak mısın yani?” dedim. Tek kelimeyle “Hayır,” dedi ve konuyu kapattı. Öyle bir tavrı vardı ki umurunda değilmiş gibi değil, kesinlikle umurunda değildi. Konuşma kısa ama ağırdı. Arkadaşım, telefonun diğer ucundaki o otoriter soruları yanıtlarken elindeki çatalı tabağın kenarında ritmik bir tedirginlikle gezdiriyordu. O kısa bir “Hayır” ile konuyu kapatsa bile ben üsteledim.

 

“Bu iş senin hayatını değiştirecek bir iş,” dedim. “Konforunu ve yaşam kaliteni yükselterek sana sınıf atlatacak bir fırsat. Bir daha hayatında böyle bir fırsatı yakalayamayabilirsin.”

 

“Hııııı…” dedi, ağzını bile açmadan, dudaklarının arasından “Mmm” der gibi. Hı’lar ile mmm’lar birbirine karışırken suratına öyle bir bakmıştım ki konuşmak zorunda kaldı.

 

“Ben,” dedi, “beeeen…” diye uzattı. “Birkaç gün önce yaşadığımız o fırtına anından sonra bakış açımı değiştirdim,” dedi ukala ukala.

 

“O ne ya?” dedim. “Bakış açısı birkaç günde mi değişiyormuş!?”

 

“Bir kaç gün mü?!” diye tekrarladı. Söylediğime tepki göstermişti. “Ne birkaç günü, ölüyorduk neredeyse!” dedi. “Ayağımı unuttun galiba.” Derken ayağını kaldırdı; yüzüm düşmüştü. Pas kırmızısı, kirli tentürdiyot!

Kod 4 | Kırılma Noktası

 

Güneş, denizin üzerinde turuncu ve morun en derin tonlarını bırakarak batarken arkadaşım yemeğine geri döndü. Artık iştahı yerindeydi. Denizin rüzgârı şalını uçuştururken bana bakıp gülümsedi.

 

“Eğlenceli bir gezi olacak gibi, ne dersin?”

 

Masadaki o taze zeytinyağının ham tadı kadar gerçek ve yaşayan bir andı bu.

 

Otele ulaştığımızda güneş, ufuk çizgisinde turuncu bir madalyon gibi asılı duruyordu. Burası bir yapıdan ziyade, doğanın içine sızmış bir sığınak gibiydi; odalar neredeyse denizin içine uzanıyor, balkonların hemen altından dalgaların ritmik sesi yükseliyordu. Arabadan indiğim an; nemli toprak kokusu ile asırlık çam ağaçlarının o sert, reçineli kokusu genzime doldu. Her şey o kadar organik ve el değmemişti ki attığımız her adımda yerdeki kuru çam iğnelerinin çıtırtısını duyabiliyorduk.

 

Otelin bir tarafı dağlara bakıyordu. Daha içeri girmeden dışarıdaki ambiyans bizi içine almıştı bile; yani biz öyle sanmıştık. İçeri girdiğimizde şaşkınlığımız kat kat büyüdü. “Burası nasıl bir güzellik böyle!” diye çığlığı bastı arkadaşım, “Cennete gelmiş olabilir miyiz?” dedi. Odamızın anahtarını alıp yukarı kata çıktık. “5. kat, 5 numara” dedi resepsiyonist. Üst kat işimize gelmişti; böylece tüm doğa ayaklarımızın altında olacaktı. Ama benim için nihayetinde bir oteldi; benim asıl derdim başkaydı ve bunun için sabırsızlanıyordum.

 

Arkadaşım, balkonun korkuluklarına yaslanmış, denizin sonsuzluğuna bakıyordu. Üzerindeki turkuaz şalı rüzgârda bir bayrak gibi dalgalanırken, az önceki yolculuğun yorgunluğu yerini garip bir dinginliğe bırakmıştı. Yanına gittim. Hâlâ Koç burcunun Marsiyen doğasını anlama peşindeydi.

“Peki, dinle o zaman” dedim.

 

“Karna aslında Pandava kardeşlerin en büyükleridir. Anneleri Kunti, henüz evlenmemişken bir mantra ile Güneş Tanrısı Surya’yı çağırır ve Karna bu ilahi birleşmeden doğar. O, Güneş’in oğludur. Ama Kunti toplumdan korktuğu için bebeği sepete koyar ve bir nehire bırakır. Karna’yı bir arabacı bulur ve onu büyütür. Karna asil bir kan taşıdığı hâlde……” dedimmmm… ve bıçak keser gibi bir anda susmuş, derine dalmıştım. O kadar derine daldım ki arkadaşımın beni sarsmasıyla ancak kendime gelebilmiştim.

“Ne oldu?” dedi arkadaşım.

 

“Hiççç…” dedim.

 

“Nasıl yani, hiç mi?” dedi. “Bir anda dünyadan koptun gittin. Karna’yı anlatıyordun…”

 

“Sesim düşmüştü. Tamam, sonra anlatırım. Biraz ara verelim, biraz yürüyüş yapacağım şimdi,” dedim. Hızla açtım kapıyı. Arkadaşım seslendi: “Ben de geleyim mi seninle? Buraları tanımıyorsun.”

 

“Hayır, biraz kendimle kalmak istiyorum,” dedim.

 

Kim olduğumu kimseye söylememiştim; taşıdığım asil kanın yüceliği kalbimin en gizli yerinde saklıydı… Ormana giden toprak yolda yürümeye başladığımda, farkına vardığım şey beni duvardan duvara vurmuştu ve kendimi toparlayamamıştım. Diğer fark ettiğim şey ise geldiğimiz bu yerde hiç hissetmediğim duygular hissediyordum; yabancı ama sıcacık duygular…

Karnımız acıkmıştı. Otele döndüm ve arkadaşımla birlikte yemek salonuna indik. Açık büfeden yemeklerimizi aldık. Arkadaşım bana dönüp dedi ki: “Ne değişik yer burası ya! Personel sanki kimse yokmuş gibi davranıyor ve hiç konuşmuyor, farkında mısın? Ayrıca şu yemeklere bak, neredeyse hepsini ilk defa görüyorum.”

 

“Ne güzel işte,” dedim.

 

“Cennete düşmüş olabilir miyiz?” dedi yine. Durup durup bunu söylüyordu. Sanki oteli ayarlayan kendisi değildi !

 

“Olabiliriz tabii,” dedim.

 

Yemeği alıp oturduk. Arkadaşım yarım bıraktığım “Karna” hikâyesini merak ediyordu. “En sürükleyici yerinde bıraktın,” diye sitem etti. “Hadi anlat!” dese de “Şimdi değil, zamanı gelince anlatacağım tamam mı? Şimdi yemeğimizi yiyelim,” dedim. Arkadaşım sesimdeki ciddiyeti tanırdı; sesi alçalarak “Tamam,” dedi, “ama unutma olur mu? Bak lütfen…”

 

“Tamam, söz veriyorum,” dedim.

 

Odalara çıkan helezonik merdivenlerin kavisli sarmalı, siyah mermerin soğukluğuyla bütünleşmişti. Merdivenlerin siyah ferforje korkuluklarındaki işçilik hayranlık uyandırıcıydı. Tam basamakların başladığı yerde metalden dövülmüş devasa bir ejderha figürü duruyordu. Ejderhanın kıvrımlı gövdesi, korkuluklar boyunca sanki canlıymışçasına uzanıyordu. Ejderha her spiralde dolana dolana, merdiven boyunca katları çıkıyordu.

 

“Tıpkı senin ejderhana benziyor,” dedi arkadaşım.

 

“O ne ya?” dedim, “Benim ejderham mı var!? Manyak manyak konuşuyorsun.”

 

“Var ya!”, “Evinin duvarındaki kocaman kabartma ejderha var ya, unuttun mu?” dedi

 

“Öyle bir anlatıyorsun ki biri kulak misafiri olsa evde ejderha beslediğimi zannedecek. Bir de öyle bir ciddiyetle konuşuyorsun ki duyan, eve ejderha bağladım da evcilleştiriyorum sanacak…” dememle bastı kahkahayı.

 

Katları çıktıkça arkadaşımın yorumlarının sayısı da çıkıyordu. Farkettin mi her kata ayrı bir sembol yapmışlar dedi. Bak ! bu katta da Ay var işte dedi…. haaa evet evet ! Her zaman her şeyde olduğu gibi burayı da oyun alanına çevirdin dedim.

 

Ne bu bulmaca otele mi ? “ama gerçekten öyle ne yapabilirim” dedi. Şu eğlence havasından bir çık bakalım biz buraya önemli bir şey için geldik, bir havuz keyfi yapalım demediğin kaldı dedim. Aaa... havuz mu var burada dedi… Tabi olmaz mı içinde de ejderha var ateşiyle üfleyerek suyu ısıtıyor dedim…… suratında ki ciddileşmiş tanıdık ifadesiyle ha ha çok komiksin dedi. Biraz önce gülüyordun ama dedim. En son kata gelmiştik merdivenlerden aşağı baktığımızda ejderhanın görkemi görmeye değerdi.

 

Odamızın kapısına geldiğimizde, “Aaa, baksana! Koskocaman bir Güneş var bu katta, içinde de 5 yazmışlar,” dedi. “Sen yeni mi görüyorsun o koskoca Güneş’i?” dedim. “Evet, asansörle geldiğimiz için tersime gelmiş, göremedim; ayrıca otel otel değil, sanat galerisi gibi, nereye baksam gözümü alamıyorum, sıra ona gelmemiş,” dedi.

 

Konuya geri dönüp, “Niye 5 yazmışlar, ne ki acaba beşinci?” “Tabii ki beşinci kat,” dedim, “5. kat, 5 numaralı oda…” “İyiymiş, çok havalıymış.” dedi.

 

Kapıyı aralayıp içeri adım atarken durdum odaların diziliş sırasında ki tuhaflığı farkettim. Odaların dizilişinde bir tuhaflık var dedim. “Ne tuhaflığı?” diyerek çantasını yatağın üzerine bıraktı. “Niye 5 diye yazıyor, baksana odaların genel dizilişine.” Neden diğerleri gibi 505 değil de sadece 5?

 

Rahat bir tavırla balkona doğru ilerledi, o rasyonel mantığıyla zırhını yeniden kuşandı. “Ne bileyim, VIP falandır dedi. Deniz görüyor ya bu oda, o yüzden olabilir. Ne kadar ayrıntıcısın! vazgeç artık her şeyi böyle amansızca analiz etmeyi de anın tadını çıkar.” Otelci olan onlar, onlar düşünür, bize ne? Biz personel miyiz, işletmeci mi?” demişti bile

 

Yine beni eleştirmişti ama onun arkasından bakarken içtenlikle gülümsedim. Onunla arkadaş olmak benim için gerçek bir şanstı; o, dünyanın en sevgi dolu, en uyumlu, ruhumu en iyi dengeleyen yol arkadaşıydı.

 

Arkadaşım doğru söylüyordu işçilik ve sanat muazzamdı burada , her şey bir ustanın elinden çıkmıştı. Heralde bu otelin inşasına hem manevi hem maddi bir servet dökmüşlerdi. Her şey çok etkileyiciydi… bu kadar kusursuzluk mümkün müydü emin değildim....

Yorumlar (21)

A_Engin71
3 gün önce

Sitedeki ilk bölümleri okudum, gerçekten çok etkileyici ve çarpıcı bir anlatımı var. Böylesine güçlü bir şeyi nasıl biri yazmış olabilir gerçekten çok merak ettim. Yazarını yürekten tebrik ediyorum. Bu ön izlemenin devamını nasıl okuyabilirim, kitabı nereden temin edebilirim?

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
20 sa. önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

Telefon numaranızı ve mail adresinizi bülten kısmına yazın lütfen.


A_Engin71
11 sa. önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

Tabiki seve seve hemen şimdi yazıyorum. Teşekkür ederim.


Erdem
14 Ağu

Gerçekten harika bir romandı ve sürükleyiciliği kesintisiz devam ediyor en çok o yönünü beğendim

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
19 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Böyle düşünmenize çok sevindim. Teşekkür ederim değerlendirmeniz için.


Çetin
14 Ağu

çok güzel bir romandı çok iyiydi yani kendime kaliteli bir zaman ayırmış oldum bu romanı okuyarak...

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
20 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Güzel sözleriniz ve vaktinizi bu önizlemeye ayırdığınız için çok teşekkürler. Hikâyenin sizde bıraktığı bu güzel izi, kitabın tamamında da hissetmeniz dileğiyle...


Erdmctnr
13 Ağu

Son zmanlarda okudugum en sürukleyici romandi ozellikle sinematik olusu sanki sinema izliyormusum gibi bir hissiyat verdi ve çok sürükleyici devam serisi olursa da okurum emeğinize sağlık

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
17 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Çok güzel bir geri dönüş oldu beni çok sevindirdi teşekkür ederim desteğin için. Namaste

Düzenlendi

Murat Nacar
12 Ağu

Kendimi bir filmin içinde buldum gece izler gibi sakin huzurlu ve kalabalıktan uzak vahşi doganın sanatın içinde huzur buldum

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
17 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Bunu duyduğuma çok sevindim amacımda tam olarak okurun gözünde canlandırabilmekti bunu başarabildiğimi anlıyorum bu yazdıklarından. Teşekkür ederim desteğin için


Murat nacar
12 Ağu

Mutluluk dolu huzur dolu

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
17 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Teşekkür ederim iyi ki varsın


Devrim
11 Ağu

Kitabın ön izleme ilk 9 bölümünü okudum.ilk 2 bölümde klasik içinde hem romantik hemde vedik astroloji bilgisi olan,iki kadın kahramanın hikayesi gibi düşündüm.Bölümler ilerledikçe içinde barındırdığı gizem,aralara serpiştirilmiş minik hikayeler,satır arası bilgiler kitabın seyrini değiştirdi,çok daha ilginç bir hal aldı.Merakla devamını bekliyor olacağım..Bu arada yazar ortamların duygusunu mükemmel bir şekilde okuyucuya geçirmiş,sanki o ortamda bulunan görünmez 3. kişiydim,umarım çok kişiye ulaşan bir kitap olur

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
17 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Canım benim, kitabı ilk okuyanlardan biri de sensin. İlk yorumunu sesli yaptığında “Tamam, bu iş olmuş; biz bu kitabı yazabilmişiz.” dedim. :))


Guruji’nin en başından beri benimlesin; benim için çok özelsin. Değerlendirmen için teşekkür ederim. Çok samimi, olduğu gibi ve gerçekti. Dostluğumuz daim olsun.

Namaste.


Züleyha
11 Ağu

Kitap çok sürükleyici ve merak uyandırıcı bir kitap olmuş anlatım hikaye ile birleşince muazzam bir bütünlük katmış emeğinize sağlık başarılarınızın devamını dilerim

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
17 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Beğenmene çok sevindim. Ne zaman sana ihtiyacım olsa yanımdasın. Teşekkür ederim. Sevgi ve dostlukla... Namaste


Lale Nacar
08 Ağu

Severek keyifle okudum olaylar gözümde canlandı. İlerleyiş akıcı ve sürükleyici heyecanlı. Anlamlı içinde kendimi de buldum sanki bazen şömine başında. Ormanda mahzenin içinde mutluluk huzur dolu başarıların devamını dilerim

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
17 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

"Lale'm, hatırladın mı? Seni arayıp soru sorduğum anı... Sonra 'Elindeki izin fotoğrafını atsana' demiştim. Hiç sormadan tamam deyip gönderdin. İşte tam o esnada senin bölümünü yazıyordum. Okumana çok sevindim. İlk taslağı Jale okudu, Kemal dinledi. Biten halini ise ilk Tarık, sonra da sen okudun. Bütüne katkı, ışık olsun. Güzel yorumun için teşekkürler. Seni seviyorum Lalişim." ♡ރ


Türkan Alan
07 Ağu

Nefes nefese okudum. Her satırda bir sonrakini merak ettirecek kadar sürükleyici ve gizemli. Akıştaki derin bilgilerse cabası. Beni benden alıp bambaşka bir dünyaya götürdü. Kaleminize ilminize sağlık sevgili Sümbül Gazel.🍀

Sümbül  Gazel
Sümbül Gazel
Admin
17 Ağu
Şu kişiye cevap veriliyor:

Böyle düşünmene çok sevindim. Kollektife katkı olsun. Teşekkür ederim. Namaste

Yazarın Notu

Bu sayfada yer alan metin, romanın tanıtım amacıyla paylaşılan ön izleme bölümüdür. Romanla ilgili yeni gelişmeler bu web sitesi ve resmî yazar hesapları üzerinden duyurulacaktır. Mail listeme katılarak gelişmelerden erken haberdar olabilirsiniz

Mail listeme katıl

sayfa başına dönmek için

Copyright © 2026 Sümbül Gazel. All Rights Reserved.

Bu eser ve bu sayfada yer alan tüm metinler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile uluslararası telif hakkı sözleşmeleri kapsamında korunmaktadır. Yazarın yazılı izni olmaksızın kısmen veya tamamen kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yayımlanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.

This work is protected by copyright. No part of this publication may be reproduced, distributed, or transmitted in any form without the prior written permission of the author.

Yayıncı - Yazar | © Sümbül Gazel | Telif 2025-2026 | Her hakkı saklıdır

bottom of page